Tekfir Konusunda İslam Alimlerinden Bazı Nakiller - Yusuf el-Kardavi 5 üzerinden 5.00 | Toplam : 3 kişi
  1. 1
    imam Özel Üye
    imam
    Özel Üye

    Üye No: 2034
    Mesaj Sayısı: 6,097
    Tecrübe Puanı: 65
    Yer: minallah-ilelllah

    Tekfir Konusunda İslam Alimlerinden Bazı Nakiller - Yusuf el-Kardavi


    Tekfir Konusunda İslam Alimlerinden Bazı Nakiller

    A. Eş'arîlerîn Ve Diğer Mütekellîmlerîn Görüşü


    Adudu'd-Din el-İci’nin "el-Mevâkıf" isimli kitabında ve Seyyid Şerif el-Cürcani'nin Eş'arilerden müteahhirunun ana kaynağı sayılan "Şerhu'1-Mevakıf"ta şöyle denilmektedir:

    "Kelamcıların ve fukahanın cumhuruna göre kıble ehlin*den olan hiç kimse tekfir edilmez. Çünkü Ebu'l-Hasan el-Eş'ari "Makâlâtu'l-İslamiyyin" kitabının başında şöyle de*mektedir:

    "Müslümanlar Peygamberlerinden sonra bazı ko*nularda ihtilafa düştüler. Bu ihtilaf sonucu, onlardan bazıları diğer bazılarını sapıklıkla itham ettiler, bazıları diğer bazıla*rından teberri ettiler. Böylece bir çok fırkalara ayrıldılar. Buna rağmen İslam bütün bu fırkaları bir araya toplamakta ve hepsini kapsamaktadır." İşte bu, İmam Eş'ari'nin mezhebidir ki, arkadaşlarımızın çoğu da bu görüştedir.

    "İmam Şafii şöyle demiştir: Ben ehl-i heva ve bid'atten hiçbir şahsın şahadetini reddetmem. Ancak Hattabiye müstesna. Çünkü bunlar yalan konuşmanın helal olduğuna itikad ederler."

    "el-Muhtasar" kitabının müellifi, "el-Münteka" isimli kitapta Ebu Hanife (rh.a)'nin, ehl-i kıbleden hiç kimseyi tekfir etmediğini nakletmektedir.

    Ebu Bekir er-Razî de bunun aynısını el-Kerhî ve diğer ba*zı alimlerden nakletmektedir ve şöyle demektedir: Ebu'l-Hasan'dan -onların büyüklerinden biridir- önceki mutezililer Eş'arilerle tartışıp bazı konularda ashabı tekfir ediyorlardı. Bizden de bazıları onlara aynı karşılığı verip, onları bazı ko*nularda tekfir ettiler. Mücessime de bir çok kişiyi tekfir et*mişti. Bizim ashabımızdan ve Mu'tezileden alimler bunlara muhalefet etmişlerdir. Ütad Ebu'l-İshak el-İsferayinî şöyle demiştir:

    "Bizi tekfir eden her muhalifi tekfir ederiz. Şayet onlar bizi tekfir etmezse, biz de onları tekfir etmeyiz."

    "el-Mevakıf" müellifi ve sarihi kelamcıların ve fakihlerin Cumhurunun ehl-i kıbleye mensup olanların ihtilafa düştük*leri bazı i'tikadi mes'elelerde hakka muhalefet etseler bile, İs*lam ehlinden birisinin tekfir edilmemesi şeklindeki görüşleri*ni teyid etmişlerdir. Ehl-i kıblenin üzerinde ihtilafa düştükle*ri itikadı meselelerden bazıları şunlardır:

    Acaba Allah (c.c.) kulun fiilinin mucidi midir, değil mi*dir? Allah için bir cihet var mıdır, yok mudur? Allah (c.c.) ahirette görülecek midir? Allah (c.c.) günahları irade eder mi, etmez mi? İşte bunlar gibi kelami bir takım problemler vardır ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) İslam'a giren kimselerden bunlar hakkındaki itikadını sormadan ve bunları araştırmadan onla*rın müslüman olduğuna hükmediyordu. Sahabe ve tabiun da böyle yaparlardı.

    Böylece İslam dininin sıhhatinin bu meselelerde hakkın marifetine bağlı olmadığı ve bu meselelerde hata yapmanın İs*lam'ın gerçekleşmesinde herhangi bir engel olmadığı anlaşıl*maktadır. Çünkü eğer İslam'ın sahih olması bu meselelere bağlı olsaydı ve bu hakikatler hususunda hataya düşmek müslümanlığın gerçekleşmemesine tesir etseydi o zaman Hz. Peygamber'in bunlar hakkında yeni müslüman olanların itikadının keyfiyetini araştırması gerekecekti. Halbuki ne Hz. Peygamber zamanında, ne de sahabe ve tabiun zamanında, böyle bir araş*tırmanın yapıldığı şeklinde hiçbir olay cereyan etmemiştir. [72]

    İmam Gazali, Mutezile, Müşebbihe ve din hususunda bi*datlere sahip olan ve te'vilde hataya düşen diğer fırkaların ictihad konularında yanıldıklarını söyledikten sonra şöyle de*miştir:

    "Araştırmacının meyletmesi gereken, hak gördüğü yoldan tekfir etmekten onları istisna yapmasıdır. Çünkü açık*ça "lailahe illallah" diyerek kıbleye yönelip namaz kılanların canlarının ve mallarının mubah olduğunu söylemek hatadır. Bin kafirin hayatta kalmasında hataya düşmek, bir müslümanın kanından bir şişe akıtma hatasını işlemekten daha ehven*dir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur:

    "Ben in*sanlar "Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun Rasulüdür" deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Şa*yet onlar böyle deseler, hakkettikleri müstesna, benden canla*rını ve mallarını korumuş olurlar." [73]

    Yine İmam Gazzali şöyle demektedir:

    "Te'vil hususunda hataya düşmenin tekfiri gerektirdiği hakkında bize hiçbir nass sabit olmamıştır. Bu sebeple, böyle bir iddiada buluna*nın delil getirmesi gerekir. Halbuki bize "lailahe illallah" de*mekle kesin olarak can ve malın korunmasının sağlanacağı hakkında nasslar sabit olmuştur. Ancak bu husus yol kesiciler hakkında geçerli değildir... İşte bu kadarı da delilsiz olarak insanları tekfir etmede mübalağa eden kimsenin aşırıya gitti*ğini tenbih etmek hususunda yeterlidir. Delil ise ya asıldır ve*ya asl üzerine kıyastır. Asıl da açık şekilde (dini) tekzib et*mektir. (Dini hakikatleri) tekzib etmeyen kimse hiçbir zaman tekzib edenlerin kapsamına alınmaz. Ve o, kelime-i şahadeti söylemekle ismetin (canını ve malını korumanın) kapsamı altında kalmaya devam eder." [74]



    B. Fukahanın Görüşleri


    1. Hanefilerden Nakiller


    Hanefi mezhebinin kitaplarından "Camiu'l Fusuleyn"de şu ibare geçmektedir:

    "et-Tahâvi ashabımızdan rivayet etmiştir ki: Bir kişiyi müslüman eden şeyleri, bilerek inkar etmesinden başka bir şey imandan çıkarmaz. Sonra bilinmelidir ki, riddet olduğu yakın olarak bilinen bir şey yapıldığı zaman birisinin mürted olduğuna hükmedilir. Riddet olup olmadığında şüphe bulu*nan şeyler sebebiyle ise bu hüküm verilemez. Çünkü İslam sabit olan bir şeydir ki, şüphe ile zail olmaz. Aynı zamanda İslam üstündür, (başka bir şey ona üstün olmaz). Bir alime bu konu getirildiği zaman, ehl-i İslam'ı tekfir etmeye acele et*memelidir.

    "Ben de derim ki: Bu hususu, bu bölümdeki meseleler hakkında yapmış olduğum nakillere ölçü olması için takdim ettim. Çünkü zikrettiğim bu mukaddimeye kıyasla nakletmiş olduğum bu hususlar küfür olmadıkları halde, bazıları bana onların küfür olduğunu belirtmişlerdir. Bu sebeple konuyu iyi düşünmelisin."

    "el-Fetâvâs-Suğra" isimli kitapta şöyle denilmektedir: "Tekfire gelince: Tek bir yorum vechi bile kişinin tekfir edil*mesine mani olmaktadır. Fetva verilen (müfta) görüşe göre, kişinin herhangi bir rivayete meyletmesi, onun tekfir edilme*mesini sağlar."

    "el-Hulasa" ve diğer kitaplarda da şu ibare geçmektedir: "Şayet bir meselede tekfiri gerektiren birçok vecihler yani ih*timaller varsa, buna karşılık, tek bir vecih bile tekfire mani olur. Müfta bih görüşe göre, müslüman hakkında hüsn-ü zan etmenin gerekliliğinden dolayı, onun tekfire mani olan bir veche yönelmesi, kendisini tekfirden kurtarır."

    "el-Bezzaziye" isimli eserde bu bilgiden fazla olarak şu husus da bulunmaktadır: "Ancak, küfrü gerektiren bir husu*su kendi iradesiyle açıkça ortaya koyarsa, o zaman tevil ona yarar sağlamaz."

    Bu hususa şunlar misaldir: Bir adam, herhangi bir müslümanın dinine söver de bu sövmenin istihfaf ettiğine ihtimal verilirse bu durumda adam tekfir edilir. Ancak o adamın bundan muradının dini küçültmek değil de, müslümanın kötü ahlakı ve çirkin muamelesi olduğuna da ihtimal verile*bilir. Bu durumda ise, onun tekfir edilmemesi gerekir. Nite*kim bazı Hanefi alimler de bunu belirtmişlerdir." [75]

    "el-Fetâvâ'1-Hayriyye" de şu sual vardır: Kadı bir adama "şeriate razı ol" dediği zaman, o da "kabul etmem!" dedi. Bu sebeple bir müfti onun kafir olduğuna ve karısının kendisin*den ayrılmış olduğuna fetva verdi. Acaba bununla onun kafir olduğu sabit olur mu?

    Bu soruya, alimin ehl-i İslam'ı tekfir etmeye acele dav*ranmaması gerektiği ve o adamın tazir edilmesi ve cezalandı*rılması gerektiği cevabı verilmiştir. Burada bu çirkin kelimeye benzer kelimeleri söyleyenlerin kafir olduğu hükmü verilme*miştir. Çünkü onun bu sözü, şeriate karşı kibirlenerek veya onu kerih görerek değil, hasmına karşı aşırı şekilde gazaplanarak söylemiş olabileceği ihtimali vardır.

    "el-Fetâvâ't-Tatarhaniye" de ise şöyle denilmektedir: "İhtimal sebebiyle tekfir edilmez. Çünkü küfür ukubetin son de*recesidir. Bu sebeple cinayetin son derecesini gerektirir. İhti*malin yanında ise böyle bir derece söz konusu değildir."

    "el-Bahr" isimli kitapta bu nakillerden sonra şöyle denilmektedir: "Tesbit edilen gerçek şudur ki, zayıf bir rivayet bile olsa, bir kişinin kafir olduğu hakkında ihtilaf olduğu zaman, onun sözünün güzel bir ihtimale hamledilmesinin mümkün olması durumunda hiçbir müslüman o kişinin kafir olduğu*na fetva veremez. Buna rağmen, (yukarıda) zikredilen küfür lafızlarının bir çoğu sebebiyle tekfir fetvası verilmektedir. An*cak ben kendi kendime, böyle bir fetvayı vermemeyi gerekli kıldım.." [76]

    İbni Abidin de "Reddu'l-Muhtar"da el-Hayr er-Remli'nin ; "el-Bahr" isimli kitabın müellifinin bu sözünün ardından şöyle dediğini nakleder: Velev ki bu rivayet zayıf da olsa." Yi*ne İbni Abidin der ki: Ben de derim ki: Velev ki bu rivayet mezheb mensuplarından başkalarına ait de olsa, küfrü gerek*tiren hususun, üzerinde icma gerçekleşmiş şeylerden olması*nın şart koşulması da buna delalet etmektedir." [77] Mezheb(imiz)e mensub olanların sözlerine göre bir çok kişinin tekfir edilmesi söz konusu olmaktadır. Fakat bu tür sözler müctehid olan fakihlerin sözleri değildir. Aksine başkalarının sözüdür. Fakih olmayanlara da itibar edilmez.[78]



    2. Malikilerden Nakiller


    Malikilerin bu konudaki görüşleri için İmam-ı Şatıbî'nin şu tahkikiyle yetiniyoruz: İmam Şatıbî "el-i'tisam" isimli ese*rinde Hariciler ve diğer ehl-i heva ve'1-bid'attan İslam üm*metine muhalefet edenlerden bahsederken şunları söyler:

    "Şüphesiz ümmetin alimleri şu "büyük bidatlere" sahib olan fırkaları tekfir etme hususunda ihtilafa düşmüştür. Fakat dikkatli düşünüldüğünde ve rivayetler göz önüne alındı*ğında onların kesinlikle tekfir edilmemesi görüşü ağır basar. Bu husustaki delil ise, Selef-i Salihin'in onlar hakkındaki uy*gulamasıdır.

    Sen Hz.Ali'nin, Allahu Teâlâ'nın şu kavli gereğince Ha*riciler hakkındaki uygulamasını ve onlarla savaşırken müslüman muamelesi yaptığını görmüyor musun:

    "Şayet mü'minlerden iki taife birbiriyle savaşırsa, onların arasını bulup düzeltin."[79]

    İşte bu ayete uygun olarak Hz. Ali ken*disinden ayrılan grub Haruriye'de toplandığı zaman onlara hücum edip savaşmadı. Şayet onlar ona karşı çıkmakla mürted olsaydılar "Kim dinini değiştirirse onu öldürün" hadis-i şerifi gereği Hz. Ali onları öyle bırakmayacaktı. Hz. Ebu Bekr (R.a.)'in mürted olanlarla yaptığı gibi, onlarla savaşacaktı. İşte bu durum her iki olay arasındaki farkı göster*mektedir.

    "Ma'bed el-Cüheni ile diğer Kaderiler ortaya çıktıkları zaman selef-i salihin onları reddetmek, onlardan uzaklaşmak, onlara düşmanlık yapmak ve onları terk etmekten başka bir şey yapmadı. Eğer onlar mutlak küfre düşseydiler, mürtedlere uygulanan had cezasını onlara uygulayacaklardı. Yine Ömer b. Abdulaziz de kendi zamanında Musul'da Hariciler ortaya çıkınca, Hz. Ali'nin yaptığı gibi onlardan el çekmeyi emretti ve onlar hakkında mürtedlere yapılan muameleyi yapmadı.

    "Gerçi biz onlar hakkında "onlar, heva, fitne ve yanlış te*viller peşinde giderek Kitap'taki müteşabih ayetlere tabi olu*yorlar" desek de, mana bakımından onlar mutlak olarak hevaya ve Kitap'taki müteşabihata uymuş değildirler. Şayet biz onların böyle yaptıklarını farz edersek, o zaman onlar kafir olurlar. Halbuki şeriata göre inad ve küfre saparak İslam'ın muhkematını reddetmedikçe hiç kimse kafir olmaz. Fakat kim ki şeriatı tasdik edip uygularsa ve muhkem ayetler gibi bir delile uyduğunu zannederek belli bir aşamayı kat etmişse, böyle birisine mutlak olarak "hevaya uydu" denilmez. Aksine o kendi nazarına göre şeriata uymuştur. Ancak müteşabih nasslara itibar etmesi sebebiyle, muhkem nasslar hakkında şüpheye düşmesi cihetinden, şeriat tahsilinde sahip olduğu görüşüne hevayı da karıştırdığından dolayı ehl-i heva ile or*tak özelliğe sahip olmaktadır. Yine o, bir bütün olarak, sadece hakkında delil bulunan görüşü kabul etmesi bakımından da ehl-i hakkla aynı özelliği taşımaktadır.

    Ayrıca ehl-i heva ve bid'atten olanların ehl-i Sünnet ve'l-Cemaatle amaçlarının bir olduğu da ortaya çıkmaktadır ki, bu amaç da şeriata intisab etmektir.

    Mesela onlarla aramızdaki en büyük ihtilaflardan biri de Allah'ın sıfatlarının ispatı meselesidir. Bu sıfatları bazı fırka*lar nefyetmektedir. Ancak biz her iki fırkanın da maksatlarını araştırırsak, görürüz ki hepsi de tenzihi müdafaa etmeye, Al*lah'tan (c.c.) noksan sıfatları nefyetmeye ve hudustan yücelt*meye gayret ediyorlar. Bu ise konu ile ilgili delillerin anlat*mak istediği husustur. Onların ihtilafları, bu amacı gerçekleş*tirmek için tutulan metodda vaki olmaktadır ki, metod fark*lılığı bu amacı her iki taraf açısından da ihlal etmemektedir.

    Bazen onlardan bize muhalif olanlara delil gösterildiğin*de, çoğunluğu dönmeseler bile, onlardan bu görüşlerini terk edip, doğru görüşü benimseyenler de olmaktadır. Nitekim Hz Ali'ye karşı çıkan Haruriye fırkasından iki bin kişi de gö*rüşlerinden dönmüştüler."[80]



    3. Şafiilerden Nakiller


    Daha önceki bölümlerde Şafii mezhebinin ve Eş'arilerin imamından olan Ebu Hamid el-Gazali'nin bu konudaki gö*rüşlerini nakletmiştik. Burada bu mezhebin diğer bazı alim*lerinin konu ile ilgili görüşlerini nakledeceğiz.

    İmam Nevevi "Şerhu Müslim" isimli kitabında şunları söylemektedir:

    "Bil ki, hak mezheb mensuplarına göre, herhangi bir günah sebebiyle hiç kimse tekfir edilmez. Yine ehl-i heva ve bidatten olan Hariciler, Mutezililer, Rafiziler ve diğer fırka mensupları da tekfir edilmezler. Fakat bir kimse İslam dini açısından zaruriyet olarak bilinen şeyleri bilerek inkar ederse, onun mürted oldu*ğuna ve küfre girdiğine hükmedilir. Ancak daha yeni müslüman olmuşsa veya İslam'dan habersiz uzak bir yerde (çölde) yaşıyor*sa veya bunun gibi gerçeğin kendisine gizli kaldığı bir kimse ise, tekfir edilmez. Eğer bu kişi zaruriyeti inkar etmenin küfür ol*duğunu öğrenip, bunları inkar etmeye devam ederse, o zaman kafir olduğuna hükmedilir. Bunun gibi, zinayı, içkiyi, katli ve bunlar gibi haram olduğu zaruri olarak bilinen diğer haramları helal kılanın da kafir olduğuna hükmedilir." [81]

    İbni Hacer el-Heysemi de "et-Tuhfe" isimle eserinde şöy*le demektedir:

    "Bir müftünün, tehlikesinin büyüklüğü ve ki*şinin kasdını aşarak söylemesi sebebiyle, özellikle de avam hakkında tekfir hükmünü verme hususunda ihtiyatlı davran*ması gerekir. Bizim (Şafii) imamlarımız, geçmişte ve günümüzde bu tavır üzerindedirler. Ancak Hanefi'ler küfre düşü*rücü bir çok sebepten dolayı, bunlar te'vil edilebilir olmasına, hatta acele etmeme gerekliliğine rağmen, küfür hükmünü vermekte biraz geniş davranmışlardır. Ben bu konuyu ez-Zerkeşi'ye sorduğumda, Hanefılerin gösterdiği bu gevşekliğin sebebini şöyle açıkladı: Bu tür hükümlerin çoğu mezheb bü*yüklerinden nakledilen "Fetâvâ" kitaplarında geçer. Müteahhir Hanefilerden vera (takva) sahibi olanlar ise bunların ço*ğunu reddedip onlara muhalefet ediyorlar ve şöyle diyorlar: Bunların taklid edilmesi caiz değildir. Çünkü bunlar müctehid olmakla tanınmamışlardır ve bu tür fetvaları İmam Ebu Hanife'nin usulü üzere istihrac etmemişlerdir. Zira (onun mezhebinden sayılan) bu tür fetvalar imamın akidesine ters*tir. Çünkü o şöyle demiştir: Bizim yanımızda kati olarak ger*çekleşmiş bir asıl vardır ki, o da imandır. Biz yakın olarak bil*medikçe onun kalktığını iddia edemeyiz."

    "Bizden (Şafiilerden) ve onlardan (Hanefilerden) bu me*seleler hususunda insanları tekfir etmekte acele davrananlar artık uyanıp sakınsınlar ve kendilerinin tekfir edilmeyi hak*kettiklerinden korksunlar. Çünkü onlar, bir müslümanı tekfir etmektedirler."

    "Yine bizden ve onlardan bazı muhakkik alimlerin belirttiği şu değerlendirme enteresandır:

    Müteahhirun muhakkiklerin*den Ebu Züra'ya, bir kimseye "Allah için benden uzaklaş" deni*lirse, o da "bin Allah için senden uzaklaştım" derse bunun hükmünün ne olacağı soruldu. O da şöyle cevap verdi:

    Şayet "bin"den maksadı "bin sebep" veya Allah için bin defa uzaklaş*ma (hicret) ise, bu durumda küfre girmez. Böyle bir yorum, lafzın zahirine uygun değilse bile, bize düşen mümkün olduğu kadarıyla onun kanını korumaktır. Özellikle böyle bir söz söy*leyen adamın kötü bir inanca sahip olduğu bilinmiyorsa, böyle davranmak lazımdır. Ancak böyle bir lafzın mutlak ifadesindeki zahiri anlamın çirkinliğinden dolayı te'dib cezası verilir."[82]



    4. Hanbelilerden Nakiller


    Biz burada Hanbelilerden insanların bidatçilere ve din*den çıkmış olanlara karşı en sert davrananlardan olan İmam İbni Teymiye'nin sözüyle yetineceğiz.

    Şeyhu'l-İslam İbni Teymiye "Mecmuati'r-Resail ve'1-Mesail" kitabının 5. cildinin 199-201 sayfalarında şunları belirtmekte*dir:

    "Hiçbir müslümanı işlemiş olduğu bir fiil veya ehl-i kıble*nin hakkında münakaşa ettiği meseleler gibi herhangi bir mese*lede düşmüş olduğu hata yüzünden tekfir etmek caiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kendileriyle savaşılmasını emrettiği, Raşid Halifelerden biri olan mü'minlerin emiri Hz. Ali b. Ebi Talib'in savaştığı ve sahabe, tabiin onlardan sonraki din büyük*lerinin kendileriyle savaşılmasının gerekliliği hususunda ittifak ettikleri Haricileri, Hz. Ali, Sa'd b. Ebi Vakkas ve diğer sâhabiler tekfir etmediler. Aksine, onlarla savaşmalarına rağmen onları müslümanlardan saydılar. Hz. Ali onlar haram olan kanı akıtmadıkça ve müslümanların mallarına baskın yapmadıkça on*larla savaşmadı. Hz. Ali, onlar kafir oldukları için değil, onların zulümlerini ve taşkınlıklarını defetmek için onlarla savaştı. Bu sebeple de onların ailelerine el atmadı ve mallarını ganimet ola*rak almadı. Peki, bu sapıklıkları nass ve icma ile sabit olanlar, Allah (c.c.) ve Rasulü'nün onlarla savaş yapılması emrine rağ*men tekfir edilmiyorsa, nasıl olur da onlardan en alim olanları*nın bile hakkında yanıldıkları meseleler hususunda hakkı şaşı*ran çeşitli taifeler tekfir edilebilir? Bu taifelerden hiçbirinin di*ğer bir taifeyi tekfir etmesi helal değildir. Çünkü Haricilerin bid'atleri, daha büyük bid'atlerdir. Gerçek şudur ki, onların hepsi ihtilafa düştükleri meselelerin hakikatini bilmiyorlardı.

    "Aslolan, müslümanların kanlarının, canlarının ve na*muslarının birbirlerine haram olduğudur. Bunlar ancak Allah'ın ve Rasulü'nün izni ile helal olabilir."

    "Eğer bir müslüman savaş veya tekfir hususunda te'vil edilebilir bir konuma sahip ise, o zaman tekfir edilmez. Nite*kim Hz. Ömer b. el-Hattab, Hatib b. Ebi Beltaa hakkında şöyle demişti:

    "Ya Rasulallah, izin ver de bu münafığın boynu*nu vurayım! " Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştu:

    "Şüphesiz o, Bedir savaşına katılmıştır. Sen nerden biliyorsun, belki Allahu Teala Bedir ehlinin böyle yapacağını bildiğinden dolayı "Dilediğiniz gibi amel edin, şüphesiz ben sizi bağışlarım" ayetini onlar hakkında buyurmuştur." Bu ha*dis, sahihayn'da geçmektedir.

    Yine sahihayn'da geçtiğine göre, Üseyd b. el-Hudeyr, Sa'd b. Ubade'ye

    "Sen münafıklar hesabına bizimle mücadele eden bir münafıksın!.." demiş ve bunun üzerine Evs ve Hazrec kabileleri münakaşaya başlamıştılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) iki grubun arasını düzeltti.

    İşte şu Bedir Savaşına katılanlar ki, onlardan biri diğerine "sen münafıksın" diyor. Fakat Hz. Peygamber ne onu ne de bunu tekfir etmiyor, aksine hepsinin de cennete gireceğine şahitlik yapıyor.

    Yine bunun gibi selef de Sıffın, Cemel ve diğer bir takım savaşlarda birbirleriyle savaşmıştılar. Fakat hepsi de müslü*man idiler ve mü'min idiler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur*muştur:

    "Şayet mü'minlerden iki taife birbirleriyle savaşırlar*sa onların aralarını bulup düzeltin." [83]

    Yine yüce Allah şöy*le buyurmuştur:

    "Muhakkak ki mü'minler kardeştirler. Öy*leyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin" [84]

    "İşte Allahu Teala, onların birbirleriyle savaşmalarına ve birbirlerine haksızlık yapmalarına rağmen onların mü'min kardeşler olduklarını beyan etmiştir ve onların aralarının adaletle ıslah edilmesini emretmiştir."[85]



    5. Bu Mezheplere Bağlı Olmayanlardan Nakiller



    es-Seyid Sıddık Hasan Han "er-Ravdatu'n-Nediyye" isim*li eserinde Allame eş-Şevkânî'nin "es-Seylu'l-Cerrar" eserin*deki şu sözünü nakletmiştir:

    "Bil ki, bir müslümanın İslam dininden çıktığına ve küfre girdiğine hükmetmeye yönelmek gündüzün güneşinden da*ha açık bir delil olmadıkça, Allah'a ve ahiret gününe iman et*miş olan hiçbir müslüman için gerekli değildir. Çünkü saha*beden bir grubun tarikiyle rivayet edilmiş sahih bir çok ha*dislerde, "Her kim kardeşine "ey kafir" derse, mutlaka ikisin*den biri bunu hak eder" ibaresi sabit olmuştur.

    "Sahih-i Buhari'de hadis böyledir. Sahihayn ve diğer ha*dis kitaplarında şu ibare de geçmektedir: "Her kim bir adamı küfür ile çağırırsa veya ona "ey Allah'ın düşmanı derse", o adam da böyle değilse, mutlaka ikisinden biri kafir olur."

    "Bu hadiste ve bu husus üzerine varid olan diğer hadis*lerde tekfirde acele etmede çok müthiş bir tehdit ve çok bü*yük bir öğüt vardır. Allahu Teala da şöyle buyurmuştur:

    "Kal*bi imanla tatmin olduğu halde baskı halinde zorlanan hariç, kim imanından sonra Allah'a (karşı) inkara sapıp da göğsünü küfre açarsa, işte onların üstünde Allah'tan bir gazap vardır ve büyük azap onlarındır." [86]

    Buna göre (birisini tekfir etmek için) göğsün küfre açılma*sı, kalbin küfürle tatmin olması ve nefsin onunla teskin olması gerekmektedir. Bu sebeple sahibinin kendisiyle İslam dininden çıkıp küfür dinine girmeyi irade etmediği şirk yollarından bi*riyle vaki olan düşüncelere, ondan sadır olan küfri davranışla*ra ve müslümanın ağzıyla söylemiş olduğu fakat manasına inanmadığı lafızlara, özellikle de bunların İslam yoluna muha*lif olunduğunun bilinmemesi durumunda itibar edilmez."[87]

    İlgili Yazılar

  2. 2
    YAĞMUR Bayan Üye
    YAĞMUR
    Bayan Üye

    Üye No: 110002
    Mesaj Sayısı: 134
    Tecrübe Puanı: 2

    Yorum: Tekfir Konusunda İslam Alimlerinden Bazı Nakiller - Yusuf el-Kardavi


    tekfir bir kimseyi yaptığı işten veya sarfettiği bir sözden dolayı kafir sayma onu küfre nisbet etme olarak kelime anlamı bulunmaktadır


+ Yorum Gönder